Şaşkınlık ve üzüntü içerisindeyim.
Söyleşilerde, zirvelerde, panellerde… başlıklara bakıyorum: Sosyal Etki.
Ama içeriğe baktığımda kendime hep aynı soruyu soruyorum: Hakikaten hangi etki?
Kurumsal sosyal sorumluluk (KSS), uzun yıllar iş dünyasının toplumsal meselelerle kurduğu ilişkinin ana çerçevesini oluşturdu. Doğru kurgulandığında, kurumun paydaşlarıyla ilişkisini toplumsal sorumluluk çerçevesinde konumlandıran, bu ilişkinin toplumsal sonuçlarını izleyebilen ve değerlendirebilen güçlü bir yaklaşım. Bu ilişki kurulduğunda yalnızca toplumsal değer değil, kurumun uzun vadeli sürdürülebilirliği ve paydaşlarıyla kurduğu güven ilişkisi de güçleniyor; kurulamadığında ise yürütülen çalışmalar, değer üretmekten çok bir faaliyet düzeyinde kalıyor.
Sahada gördüğümüz de tam olarak bu oldu.
Zamanla KSS bir yönetim meselesi olmaktan çıktı, daha çok iletişimi yapılan bir alana dönüştü.
Projeler arttı, görünürlük yükseldi.
Ama şu sorular giderek daha az sorulur oldu:
Bu proje gerçekten nasıl bir değişim yaratmayı hedefliyor?
Bu uygulama kimlerin hayatında neyi değiştiriyor?
Ortaya çıkan sonuçlar sürdürülebiliyor mu?
Bu sorular sorulmadığında, yürütülen çalışmalarla ortaya çıkan değişim arasındaki tutarlılık zayıflıyor. Neyin gerçekten değiştiği netleşmeyince, bu belirsizlik kurumla paydaşlar arasındaki güveni de zedeliyor.
Aslında sorun çoğu zaman en başta başlıyor: mesele doğru tanımlanmadığında, ortaya çıkanın gerçekten bir değişim yaratıp yaratmadığını ayırt etmek zorlaşıyor.
Bugün sosyal etki kavramının yükselişini bu boşluğun bir sonucu olarak okumak mümkün.
Sosyal etki kavramı hızla yayılıyor. Neredeyse her sosyal fayda uygulamasına “sosyal etki” etiketi yapıştırılıyor.
Sorarım: Gerçekten etkiye mi odaklanıyoruz, yoksa sadece iletişimine mi?
Üstelik bu ayrım yeni değil.
Benzer bir süreci KSS’de de yaşadık.
Kavram yaygınlaştı, görünürlük arttı; ancak uygulamalar çoğu zaman değişim yaratma mantığından koparak faaliyet düzeyinde kaldı. Görünür olma telaşı sosyal faydanın ve paydaşların hayatında yaratılabilecek değişimin önüne geçti. Süreklilik yerine parçalı işler, etki yerine çıktı üretimi önemsendi. Ödül odaklı yaklaşım da eklendiğinde, neyin gerçekten değiştiğinden çok, nasıl anlatıldığı öne çıktı.
Aslında sorun kavramın kendisinde değildi; o kavramın nasıl hayata geçirildiğindeydi. Ama buna rağmen çözüm çoğu zaman uygulamayı dönüştürmekte değil, yeni kavramlar üretmekte arandı.
Bugün sosyal etki için de benzer bir durumla karşı karşıyayız. İşte kaygı tam da burada başlıyor.
Korkarım sosyal etki de tıpkı KSS gibi içeriğinden çok adıyla yayılacak. Korkarım “etki” dediğimiz şey, gerçekten neyin değiştiğine bakmak yerine, sadece adı konulan bir şeye dönüşecek.
Peki, sosyal etkinin sadece iyi anlatılmış bir hikâyeye dönüşmesini engellemek ve bu kısır döngüden çıkmak için ne yapmalıyız?
Burada kritik bir yanlış anlamayla karşı karşıyayız. Sosyal etki, kurumsal sosyal sorumluluğun yerine geçen yeni bir “proje türü” değil. Bir faaliyetler listesi de değil; yapılan sosyal yatırımın kim için, nasıl ve ne ölçüde bir değişime dönüştüğünü anlamaya yönelik bir yaklaşım.
Yani mesele “ne yaptığımız” değil, neyi değiştirdiğimiz.
Hatta yalnızca ortaya çıkan değişime bakmak da yetmiyor; o değişimin neden ve nasıl ortaya çıktığını da kavrayabilmek gerekiyor.
Bu nedenle sosyal etki, tekil uygulamalarla değil; sorunun nasıl tanımlandığı, nasıl bir değişimin öngörüldüğü, bu değişimin nasıl izlendiği ve elde edilen bulgularla sonraki adımların nasıl atılacağını belirleyen bir yönetim yaklaşımı.
Etkiyi gerçekten konuşabilmek için, yapılan işin yarattığı değişimi yalnızca göstermek değil; o değişimin neden ve nasıl ortaya çıktığını açıklayabilmek gerekir. Bu da bizi ister istemez ölçmeye, öğrenmeye ve gerektiğinde yön değiştirmeye götürür. Bu yalnızca sayılarla açıklanamaz; gerçek karşılığını paydaşların deneyiminde, zaman içinde oluşan değişimde ve bağlamın içinde bulur.
Uluslararası etki ölçümleme ve yönetimi literatürüne göre bir uygulamanın gerçekten sosyal etki üretip üretmediğini anlamak için, en başta bazı temel soruları mutlaka sormak gerekiyor.
Hangi toplumsal sorunu ele alıyoruz?
Bu sorun kim için gerçekten önemli?
Nasıl bir değişim hedefliyoruz?
Bu değişimin nasıl gerçekleşeceğini varsayıyoruz?
Hangi sonuçları anlamlı kabul ediyoruz?
Bu sonuçları hangi göstergelerle takip ediyoruz?
Veriyi nasıl topluyoruz?
Elde ettiğimiz bulguları nasıl doğruluyoruz?
Ortaya çıkan değişim ne kadar kalıcı?
Ve tüm bunlardan ne öğreniyor, bir sonraki döngüyü nasıl yapılandırıyoruz?
Bu soruların hiçbirine yüzeysel cevap verilemez.
Ve bu sorular sorulmadan da “etki”den söz edilemez.
Bu sorular yalnızca ölçmek için değil; yaptığımız işi anlamak ve gerektiğinde yeniden ele almak için var. Tam da bu yüzden bugün yaşadığımız sorun bir kavram sorunu değil; bu düşünme biçimi kurulmadan kavramın kullanılmaya başlanması.
Oysa mesele yeni kavramlar bulmak değil; aynı kavramların içini gerçekten doldurabilmek. Mesele, etkiyi görünür kılmak ve elbette çoğaltmak.
Ortadaki ayrım o kadar net ki… Hangisini seçeceksiniz? Sosyal etkiyi gerçekten yönetmeyi mi, yoksa aynı şeyi yapmaya devam edip adına sosyal etki demeyi mi?
Kurumunuz için dürüstlükle yanıt verilmesi gereken tek bir soruyu ekliyorum:
Sosyal etki sizin için gerçekten bir değişim mi, yoksa sadece iyi anlatılmış bir hikâye mi?
Fadile Paksoy
Bu yazı, Brandmap Dergisi’nin Mart – Nisan 2026 sayısında yayımlanmıştır.